Yeni yayın..

Image

Sevgili okurlar,

Sizlerle benim de katkıda bulunduğum yeni bir kıtabı paylaşmaktan büyük mutluluk duyuyorum. İbrahim’in Çocukları: Dini Çatışmalar Çağında Özgürlük ve Hoşgörü adlı kitabımız 15 Müslüman, Hıristiyan ve Yahudi düşünür, siyasetçi ve aktivistin ortak yazdığı bir kitap. Hepimiz kendi inancımızı temel alarak bu çağda neden her insanın özgürlüğünü ve iyiliğini korumamız gerektiğini savunuyoruz.

Katkıda bulunanlar:

Giriş: Kelly Clark

Yahudi yazarlar: Einat Ramon, Dov Berkovits, Leah Shakdiel, Arik Ascherman, Nurit Peled-Elhanan

Hıristiyan yazarlar: Jimmy Carter, Nicholas Wolterstorff, Ziya Meral, Hanna Siniora, Miraslov Volf

Müslüman yazarlar: Abdurrahman Wahid, Hedieh Mirahmadi, Fethullah Gulen, Rana Husseini, Abdolkarim Soroush

Umarım kitap yakın bir zamanda Türkçe olarak da yayınlanacak.

Röportaj: Türkiye, İran olmaktan kurtuldu

(USASABAH)

Pınar Akyasan Kandemir / LONDRA

ABD Dışişleri Bakanlığı’nın her sene hazırladığı “Dini özgürlükler raporu 2011” Temmuz sonu itibariyle açıklandı.

Varlığı ayrı, içeriği ayrı bir tartışma konusu olan bu rapor 190 ülkenin dini özgürlükler konusundaki performansını değerlendiriyor. Raporun en öenmli özelliği, ABD’li diplomatlar tarafından o ülkenin siyasetçileriyle, akademisyenleriyle, sivil toplum aktivist ve kurumlarıyla, dini liderleriyle yapılan uzun görüşmeler sonucu ortaya çıkması. Bu rapor en nihayetinde, her ne kadar ABD’nin birçok ülkeyle diplomatik kriz yaşamasına sebep olsa da pek çok kişi için önemli bir referans kaynağı.

ABD Dışişleri Bakanlığı Dini Özgürlükler raporunun içeriğini, genel vurgularını ve Türkiye Bölümünü son zamanlarda ismini çok sıkça duyduğumuz Londra’da yaşayan araştırmacı-yazar, insan hakları ve dini özgürlükler uzmanı Ziya Meral ile konuştuk.

***

Dini özgürlükler raporu ve benzeri raporlarla ABD adeta dünyaya karne veriyor. Bu raporun varlığının dayandığı nokta, altında yatan temel felsefe nedir? 

1998’de Amerika Birleşik Devletleri Temsilciler Meclisi uluslararası dini özgürlük adında bir yasa geçirdi, bu rapor da o yasanın bir parçası. Yasanın çıkışına baktığımızda ortaya çıkma sebebi olarak Amerikan halkını görüyoruz, Amerikan hükümetini değil. Sebep, o dönemde olan Darfur katliamı ve başka olaylar… O nedenle, bu Amerikan dışişlerinin siyasi bir amaçla ürettiği bir şey değil. Tam tersine Amerikan diplomasisi içerisine kenara atılmış, dışlanmış, ‘aman bize sorun çıkarmayın’ denen bir yapı aslında. Amerikan dış siyaseti içinde olması gereken ama ne diplomatların ne de hükümetlerin çok da sıcak bakmadığı bir şey. O yüzden dış siyaset bağlamında her hükümetin farklı fikirleri öne çıkardığı ya da köşeye çektiği bir şeyden bahsediyoruz.

Peki raporu hem ABD hem de raporun kapsadığı ülkeler için önemli kılan nedir?
Okumaya devam et

Yeni Kitabım Çıktı

Ziya Meral

Nietzsche Mesih Karşıtı adlı kitabında Hz. İsa’yı “budala”olarak tanımlamaktadır. Bu bir hakaret değil, Nietzsche’nin, Dostoyevski’nin Budala adlı romanından etkilenerek geliştirdiği psikolojik bir analizdir.

Ancak, Nietzsche’nin “budala” kelimesini kullanışına ve Dostoyevski’nin Budala romanına bakıldığında, ikisinin arasında bir benzerlik yerine, tam tersine Tanrı, gerçek, ahlak, umut ve gelecek konusundaki inançlarından kaynaklanan, derin bir çatışma su yüzüne çıkmaktadır.

19.ve 20. yüzyılların özünü ve ruhsuzluğunu daha yolun başında sezmiş, aynı sorunlara dikkat çekmiş, ancak farklı çözümler üretmiş iki düşünürün, Nietzsche ve Dostoyevski’nin, yaşamlarının ve fikirlerinin çatışması, aynı soru ve sorunlarla bocalayan çağımız insanı için önemli ipuçları barındırmaktadır.

Türkiye’nin Orta Doğudaki Yeni Rolü Sınırlı ve Çok Önemli

Bu makale, 31 Mayıs’ta Lübnan Daily Star gazetesi tarafından İngilizce yayınlanmış, TC Başbakanlık Basın-Yayın ve Enfermasyon Genel Müdürlüğü tarafından Türkçe’ye çevrilmiştir.

Arap baharı, kimi gözlemcilere göre Türk dış politikası balonunu patlatarak, gerçek çapını ve olgunluktan yoksunluğunu gösterdi.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, bir yandan Mısır Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek’ten istifa etmesini açık bir şekilde isteyerek bölge genelinde Arap halkını cezbetmeye devam ederken, diğer yandan Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad’a destek veriyor. Suriye ve Bahreyn’de üstü kapatılan önemli insan hakları ihlallerine sessiz kalmış gibi görünüyor.

Erdoğan, Libya konusunda, NATO’ya dâhil olmayı reddeden ve “Libyalı kardeşlerine” karşı askerî bir harekâtı kınayan konumundan, Libya lideri Muammer Kaddafi’ye karşı artan uluslararası baskılarda kilit rol oynamaya çalışan bir konuma geldi. Erdoğan, asilerle bağ kurmaya çalıştı ve Kaddafi’nin iktidarı bırakıp ülkeyi terk etmesi gerektiği uyarısında bulundu. Bu durum, Türkiye’nin tutumunun, millî çıkarlarına uyduğunda insan hakları ve demokrasi söylemlerinde bulunan sömürgeci güçlere benzemesi nedeniyle, Orta Doğu sokaklarında hayal kırıklığı yarattı. Okumaya devam et

Tiyatro: Kohelet

Kohelet, 2010 yılında 10 kere İstanbul Caddebostan Kültür Merkezi’nde oynanmış ilk tiyatro eserim.

Kohelet, bir aşk öyküsü olduğu kadar aynı zamanda bir anlam arayışı, bir yas ve bir kıskançlık öyküsü. Profesör Doktor Ahmet Ercan dünyaca tanınan bir düşünür ve yazardır. İstanbul’da saygın bir üniversitede edebiyat ve felsefe dersleri vermekte, bir gazetede köşe yazarlığı yapmakta ve her hafta kendi televizyon programında güncel konuları irdelemektedir. Ancak, ekranda onu izleyenlerin, okuyanların ve dinleyenlerin bilmedikleri derin bir acı Ahmet’i sahip olduğu tüm bilgilerin, kazandığı tüm ödüllülerin ve statünün hiç bir anlamı olmadığına inandırmıştır.

Ahmet yeni yazdığı bir kitap için araştırma yaparken, Kral Süleyman tarafından M.Ö.1400’lü yıllarda yazıldığına inanılan Kohelet adlı bir kitap ile karşılaşır. Kral Sülyeman, binlerce yıl önce kendisinin hislerini fade etmiş ve tüm ihtişamının içinde ‘boşların boşu, herşey boş, bomboş!’ diye ilan etmiştir.

Ahmet’in eşi Sevgi’de sessiz sessiz acı çekmektedir ve artan bi şekilde Ahmet’in artık onu sevmediğine inanmakta, tüm gelecek ümitlerini yitirmeye başlamaktadır. Tutkulu bir aşkla başlayan ve git gide soğuyan evlilikleri ve sessizleşen evleri, Sevgi’nin bir sanat kursunda tanışdığı alımlı Şirin ve kendisini yoktan var etmiş zengin bir iş adamı olan eşi Alp’in onları ziyarete gelmeleri ile sarsılır. Durmadan çalan telefonlar şok suçlamalara ve tartışmalara yol açar. Ahmet ve Sevgi en korktukları acıları ile yüzleşmek zorunda kalır ve etraflarını saran karanlığın en derinlerinde güçlü bir ışık kaynağı bulurlar.

Kitap: Ve Tanrı Ağlıyordu

”İçtiğimiz her sigara arkamızdan Çin’de yakılan dua tütsüleriydi ve ilahi bir duman çıkartıyorlardı. S.O.S. sinyalleri gönderiyorduk, dualar ediyorduk o dumanlarda. Ağıtlar yakıyorduk, umut şarkıları yayınlıyorduk. Ama duyan olmuyordu. Kayboluyorduk kalbimizin en derinlerinde. İçimizde bir çocuk bulamıyorduk ya da bir güç ya da bir cevher ya da bir huzur. Soğuk bir morg gibiydi hayallerimizin gömülmeyi beklediği yer. Her gün yenilerini getiriyorduk ölenlerin. Çıplak soğuk bedenlerinde katil mesajlar bırakmıştı; “Kaç buralardan vakit çok geç olmadan!” Yatağımızda bir embriyon gibi kıvrılıp yatıyorduk. Kendi tenimizin ısısını gerçek bir kucaklama sanmak istiyorduk. Daha kararmadan hava yatmak istiyorduk bir an önce. Karanlıkta yapılacak en iyi şey gözlerini kapatmaktı aydınlığa kadar, sabahleyin aydınlığa dirilme ümidiyle. Ama fikri bile korkutucuydu. Kim isterdi ki yeniden aynı kısırdöngüye, aynı ölüme dirilmeyi?”

Ve Tanrı Ağlıyordu, Ziya Meral’in hep kendisine sorduğu soruların, cevaplarını bulabilmek için çıktığı yolculuğunun ve üç kıtaya dağılmış eğitiminin içinde doğmuş kişisel bir yazıdır.

İnsan kırılganlığını, arayışlarını ve yıkıcılığını irdelediği bu kitapta okuyucuyu dünya tarihinin en eski sorularını sormaya çağırmakta ve tüketme güdümlü günlük koşuşmalarımızın içinde unutmaya başladığımız veya bilerek kurtulmak istediğimiz değerleri hatırlatmaktadır.

T.S. Eliot’ın dediği gibi, “Keşfetmekten vazgeçmemeliyiz; ama tüm keşiflerimizin sonu başladığımız yere geri gelmek ve orayı ilk defa gerçekten bilmektir.” Çünkü yaşamda birçok şeyin değerini onları kaybettikten sonra veya onlardan çok uzaklara gittiğimizde anlıyoruz: Tanrı gibi.

Pablo Neruda’yı Sevmek ve Ondan Tiksinmek.

Neruda’nın şiirlerinin Türkçe çevirilerinin olduğu bir internet sayfası Neruda’yı ‘Aşkın, kavganın, sevdanın ve yeryüzünün usta kalemi, Büyük Şair’ olarak sunuyor. Ben de her aşık oğlan ve kız gibi Neruda’yı çok severek büyüdüm. Şiirlerini ezberledim. Onlarla kendimi anladım. Hislerime uzun yıllar ev sahipliği yapacak benzetmeler edindim. Neruda gibi sevmek ve Neruda gibi özlem duymak için yıllarca mücadele ettim. Hatta sadece aşkta değil, işte de kendime örnek aldım onu. Büyük sorunlara meydan okudum, adaletsizliğe ağladım, susmak yerine hep konuşmayı seçtim.

Neruda’nın en önde gelen İngilizce biyografilerinin yazarı kitabının piyasaya çıkması vesilesiyle, Londra’da düzenlenen Neruda akşamından önce küçük bir konuşma yapacak diye aylar öncesinden oturabilecek bir sandalye peşinde koştum. Sonra günü geldiğinde çoğu şair veya sanatçı ve bembeyaz saçlı otuz kişilik bir grubun içinde tek şiirsiz ve sanatsız kapkara saçlı bir velet olarak ürkek ürkek oturdum. Hem İspanyolca hem de benim gibi dilsizler için İngilizce şiirler dinledik. The Guardian gazetesinin sanat danışmanının röportaj tarzında yönlendirdiği konuşmada çok şey öğrendik Neruda ile ilgili. Örneğin nasıl bine yakın kişiyi tüm masraflarını kendisi ödeyerek bir gemiyle zulümden kaçırdığını, Burma’da büyükelçilik yaptığı dönemde başına gelenleri… Okumaya devam et