Haziran 08, 2006

Sandığımız kadar güçlü ve dokunulmaz olmadığımıza ve hiç tanımadığımız başkaları tarafından incitilmeye açık olduğumuza bir türlü inanamıyor gelişmiş ülkeler. Eğer CIA işini doğru dürüst yapsaydı, eğer sınırlar daha iyi kontrol edilebilseydi… başımıza bunlar gelmezdi. Ama kabul edemediğimiz bizim de birbirine sıkıca bağlı bir gerçeklikte kırılgan yaşamlar sürdüğümüzdür. Bu kırılganlıkta hem kırılmaya hem de kırmaya kontrolümüz dışında açığız.

Bush saldırılardan on gün sonra artık yas tutmanın bittiğini ve bunu yapanları bulmak ve yeniden yapmalarını engellemek için savaşmak gerektiğini ilan etti, sanki kaybımızın getirdiği yas kısa sürede bitebilir ve kaybımız da başkalarının kaybı pahasına geri döndürülebilirdi. Erkekçe bir yaklaşım bu; sorunu çözmek, acının ve yasın içimizde kalmasına izin verip başkaları ile paylaştığımız kırılganlığımızı yaratıcı bir şekilde kullanmak yerine kendi kırılganlığımızı kabul edememenin kaygısını başkalarının kırılganlığını kullanarak gidermeye çalışmak… Ve bu süreç içerisinde de bir daha kırılmayacağımız ümidini ilk kıran olarak gerçekleştirmeye çalışmak.

Ama Judith Butler’ın dikkat çektiği gibi, birisini kaybettiğimizde kaybettiğimiz dışımızdaki bir nesne değildir. Biz sadece birbirimizin bütünlüğünde bir olabildiğimiz için, birisini kaybettiğimizde kendimizi de kaybetmiş oluruz ve bu kayıp hiçbir zaman düzeltilemez, bizi hep yarım bırakır. Acı bizi dışlamaya, yaşamlarımızı kapatmaya ve kendimizi bir kale içinde kitlemeye yönlendirir iç güdüsel olarak. Ama başkalarını dışarıda bırakmak çözüm değildir kırılmışlığımızın iyileşmesine, tam tersine kabul etmekte ve kapıları açmaktadır umudumuz. Ancak ötekileri kucakladığımızda ve onlara kulak verdiğimizde farklılıklarımızın da ötesinde yatan çok derin bir benzerliği fark edebiliriz: kırılganlığımız. Bu kırılganlığı sadece kendimizde değil başkalarında da görerek, kabul ederek ve koruyarak kendi kırılganlığımızı koruyabiliriz.

Şimdi kimin kırılganlığının kabul edileceğine hem devletler hem de medya karar veriyor. Kimin ölümünün daha değerli olduğuna, kimin ölümünün televizyonda gösterilebileceğine ve öyküsünün anlatılabileceğine karar veren onlar. Her yaşamın değeri olmadığı gibi her ölümün de değeri yoktur. Kimin yüzünün iyiyi, doğruyu ve üstün değerleri yansıtacağına ve kimin şeytaniliği, barbarlığı, insan olmayanı yansıtacağına medyadaki resimler ve kelimeler karar veriyor. Böyle bir yansımada karşımıza çıkan yine sadece derin korkularımız ve bizi incitebilecek, bizimle aynı şeyi isteyen ötekilerden nefretimizdir. Ama medyanın o tüm şeytani ve güçlü ve insanlıktan uzak olarak yansıttığı insanların da yüzlerinin altında yatan kırılganlıkları ve korkularıdır.

Emmanuel Levinas’a göre başkasının kırılganlığını görmek bizi ya onu öldürmeye doğru iç güdüsel olarak yöneltir veya ötekinin kırılganlığında kendimizi görüp ona bakmaya.

Hani derdi ya Zülfü Livaneli bir şarkısında; dünyayı güzellik kurtaracak ve bir insanı sevmekle başlayacak her şey… Güç ve hakimiyet kavgalarımızın ve bunlar aracılığı ile güvenliğimizi sağlamaya çalışmalarımızın embesil savaşları arasında acaba gerçekten başka bir insanı sevmekte olabilir mi kurtuluşumuz? Acaba ‘öteki’lerin kırılganlığını gören ve onların kırılganlığını koruyan ve onları dışarıda tutmak veya yok etmek yerine yaşamlarımıza geri getirmeye çalışan, günümüzün çıkar, güç, otorite kokan erkek politikalarının arasından daha kadınsı, daha yapıcı ve daha umut verici bir politika üretmek mümkün olamaz mı?

Ziya Meral

Reklamlar