Hannah Arendt, Anton adlı bir Alman askerinin öyküsünü anlatmıştı. Eichmann’ın mahkemesi devam ederken ve her gün isim koyamadığımız ve bir anlam çıkaramadığımız yıkım irdelenirken, bir anda bir kaç Yahudi’yi kurtarmaya çalışırken hayatını kaybeden Alman askerinin öyküsü anlatılır. Arendt, öykü anlatıldıktan sonra dinleyicilerin büründüğü sessizliği karanlığın içinde bir ışık ve umut olarak tanımlamıştı. 6 milyon kişi öldürülürken, milyonlarca insan onları öldürürken ve bir o kadarı da durdurmak için bir şey yapmazken, kendi hayatını riske atarak kısıtlı da olsa bir şey yapmaya çalışmıştı. Onun gibi davrananlar bir avuç olmak yerine milyonlarca olsaydı bu gün tarih kitapları çok farklı olurdu.

Schindler’in Listesi, Hotel Rwanda, Köpekleri Vurmak gibi filmleri izlediğimizde kendimizi o baş kaldıran ve kendilerini riske atmak zorunda kalanlar veya kısıtlı bir farklılık getirebilen kahramanlar ile paydaşlık içinde görüyoruz veya öyle hayal ediyoruz. Çok azımız o konumlarda bulunsak katiller veya tepkisiz izleyiciler olacağımızı düşünür. Ama hem tarihsel olaylara, hem de itaat ve şiddet kullanımı üzerine bir çok ülkede ve geniş katılımlarla yapılan deneylerin sonuçlarına baktığımızda, %60 ile %65’imizin cinsiyet, yaş, dil, din, ırk, eğitim seviyesi, sosyo-ekonimik sınıf farkı olmadan soykırımlar işleyebileceğini görüyoruz.

Yani o filmleri izleyen 100 kişilik izleyici kitlesinden 65 kişi kahramanlıktan çok katil konumuna daha yakındır. Arta kalanların ezici çoğunluğu aktif olarak katil olmasalar da bir şey yapmayarak ölümlerin bir parçası konumundadırlar. Sadece bir iki avuç dolusu insan ses çıkarmayı veya öldürülmek isteyenleri korumayı seçeceklerdir.

Ama sorulduğunda hepimiz dünya barışı isteriz. Hepimiz töleransa veya hoşgörüye, adalete, İnsan Haklarına, erdeme, saflığa ve sevgiye inandığımızı söyleriz. Ama her nedense tarihin en kanlı çağını arkamızda bıraktıktan sonra tam gaz aynı yıkıma devam ediyoruz.

Doğrudur, köy yaşamının gerektirdiği toplumsal yaşamın içindeki bireysel sorumluluk büyük devletlerin altında yaşayan şehir insanları için artık yoktur. Sayımız arttıkça ve bir çok kıtlık, sorun veya acı bizim gündelik yaşamlarımızın uzağında yaşanmaya devam ettikçe ve tüm sorumluluğun devlet babada olduğunu düşündükçe, birey kendisini anonim ve bireysel sorumluluktan ve yargıdan uzakta görmeye devam edecektir.

Yani kürüsel ısınma varmış, birileri bir şey yapmalı! Ama ben kocaman bir jip almaya, üç araba kullanmaya, kömür yakmaya devam edebilirim. Bana mı kalmış?

İki sebepten dolayı bu mantık hem ahlaksızdır hem de yanlıştır. Yaşadığımız küresel sorunların çözümü büyük sistemlerle veya antlaşmalarla değil, sadece ve sadece küresel boyutta bir imece mantığı ile çözülebilir. Bu yüzden her birey, kendisini en uzakta veya en sorumsuz görenler de dahil olmak üzere ya sorunun ya da çözümün bir parçasıdırlar.

Suya sabuna dokunmayan, Yüzüklerin Efendisi’ndeki Golum gibi onun için kıymetli olan yüzük neyse ona saplantı içinde başka bir şey göremeyen, etrafındaki derin acı, ırkçılık ve yıkıma tepkisiz kalan insancık, insan olabilme potansiyelini gerçekleştirememiş, evriminin getirdiği bireysel hayati idame dürtüsünde takılmış biyolojik bir yaşamdır sadece. Ona saldırmayan yılan bin yıl yaşayabilir. Ama şu bir gerçektir ki, onun yılandan uzak durmayı istemesi, yılanın ondan uzak duracağı anlamına gelmez.

Nazi döneminde uzunca süre yılanı uzaktan izleyen Protestan din adamı Martin Niemoller yılanla olan randevusunu şöyle anlatır:

”Almanya’da, ilk önce komünistler için geldiler, ama ben sesimi çıkarmadım, çünkü komunist değildim. Sonra Yahudiler için geldiler ve ben sesimi çıkarmadım, çünkü Yahudi değildim. Sonra işçi sendikaları için geldiler ve ben sesimi çıkarmadım, çünkü ben işçi sendikacısı değildim. Sonra Katolikler için geldiler ve ben sesimi çıkarmadım, çünkü ben Protestandım. Sonra benim için geldiklerinde ses çıkaracak kimse kalmamıştı.’’

Buradaki argüman Emmanuel Levinas’ın etiği varlık öncesine yerleştirmesi ve kendi iyiliğindense ötekinin yaşamını önemseme çağrısı değil. Çünkü kredi kartlı ben merkezli obez çağda öyle bir çağrının duyulması neredeyse imkansız. Ama aynı bencillik belki de umudumuzdur. Belki de sırf birey kendi kurtuluşunu garanti altına almak için ötekini korumaya yönelmeyi seçecektir.

Kendi çıkarımız olmadığı halde ötekinin acı çekmesini engellemek isteğinin saf ahlaki yanı ulaşmamız gereken olgunluk olsa da, bu yolculuk içinde bireyin kendi çıkarı için ötekini korumayı seçmesi elimizde kalan tek işlevsel çağrı malesef.

Her halükarda, Edmund Burke’in çok uzun zaman önce yaptığı uyarı bu gün eskisinden de çok duyulmak zorunda:

‘Şerrin zafer kazanabilmesi için tek gerekli şey iyi insanların bir şey yapmamasıdır’

Ziya Meral

Reklamlar