Yeğenlerimden biri konuşmaya ilk başladığı dönemlerde “sır” diyemez sürekli “mısır” derdi. Annesinin veya başka birinin duymasını istemediği bir talebini veya haylazlığını “aramızda mısır kalsın” diyerek mühürlemeye ve saklamaya çalışırdı.

Elimde nargilem, Kahire’nin ünlü El Fishawy kafesinde akşam kalabalığının arasında oturuyorum. Kulağımda duyduklarım, zihnimde gördüklerim yankılanıyor. Milyonlarca turist akın ettikleri egzotik güzelliğin altından akan acıyı ne görüyorlar, ne görmeleri isteniyor. Onları aldıkları papirüsler, piramitlerin yanında deve üstünde çektirdikleri resimler ve müzede gördükleri ölü megaloman bir firavunun kendisi ile toprağa gömdürdüğü altınlar ilgilendiriyor. Nil üzerinde sessiz bir yelkenlide süzülmek, yağlı ve pek de temiz olmayan bir yemek, biraz oryantal fantezilerin yabancılar için canlandırıldığı dans ve müzikler, Mısır demek onlar için.

Adam kulağıma eğiliyor, sırf başka bir dine geçtiği için çektiği acıları, ürkek ve korkak sesi ile nasıl nezarette tecavüz edildiğini, işkence gördüğünü anlatıyor. Bir başkası ise nasıl kızgın bir ütü ile ütülendiğini gözleri dolarak anlatmaya çalışıyor. Bir internet sayfasında Al Azhar’ı ve hükümeti eleştirdi diye bir genç hapse atılıyor.

Yıllardır bahsi geçer, şehirde çöpler içinde olan bir bölüm var diye. Bu bölüm Koptiklerden oluşur ve asıl geçimleri şehrin ürettiği çöplerdir. Üç dört katlı binaların önleri, avluları, çatıları, aralarındaki sokaklar çuval çuval çöp dolu. Kocaman bir kasaba, çöple kaplı. Gitmek istemedim oraya, ne de oraya gidenlere ve oranın resmini çekenlere iyi gözle baktım şimdiye kadar. Başkasının acısını turistik bir tecrübeye döndürmenin ciddi etik sorunları olduğuna inananlardanım. Ama taksi şoförüm bir anda bir saatlik boşluğu değerlendirmek için güzel bir kilise görme fikrini dile getiriyor, ben de kabul ediyorum, o kilisenin hangi kilise olduğunu fark etmeden.

Aynı çöp şehirde dağın oyuğunda ve büyükçe bir mağarada kurulmuş binlerce kişilik iki kocaman kilise var. Taksi bir anda iğrenç kokan, çöplerle dolu bir sokağa dalıyor ve o an kendimi fikrinden bile kaçtığım yerde buluyorum. Dar sokaklarda koşan çocuklar, kahvehaneler, aileler ve çöp. Her yer çöp yığını. Koku boğazımı yakıyor. Elimi fotoğraf makineme atıyorum, ama resim çekemiyorum.

Kiliseye varıyoruz. Bir banka oturuyorum, gördüklerimi algılayamıyorum. Uzun uzun boşluğa bakıyorum ve hıçkıra hıçkıra ağlayarak dua ediyorum; Ey Göklerdeki Babamız, Kutsal Olsun Senin Adın… Tekrar tekrar tekrarlıyorum duayı. Midem bulanıyor ve otelime geri dönüyorum. Akşam ne yemek yiyebiliyorum, ne de odamın ürkütücü otelliğinde ve yalnızlığında kalabiliyorum. Kalabalığa kaçıyorum.

Elimde nargilem, birkaç saat sonra uzaklara gideceğimi bilmenin o anı gerçekdışı kılan gücü, duyduğum onlarca yıkılmış yaşam, açlık, yok oluş… Yanımdaki Amerikalı kadın bağıra bağıra aldığı şalın güzelliğini ve ucuzluğunu anlatıyor arkadaşlarına. Benim gözlerim doluyor. Kadına dönüp etrafında duran derin acıyı haykırmak istiyorum. Ama ben kalkıp gitmeyi yeğliyorum. Konuşmamayı seçiyorum. Susuyorum çünkü her anlatılanı sokak içinde ulu orta anlatamam, bu sadece acı çeken insanların başını derde sokmaya yarar. Susuyorum çünkü dil, kelimeler, mecazlar hislerime yetersiz kalıyor. Susuyorum çünkü tüm nefretimin zararsız tombul bir kadında beden alması doğru olmaz.

Uçağa her binişimde ürkerim. Uçma korkusu yüzünden değil, tam tersine uçmama isteğimden, hep bir yerde birilerini bırakıp gittiğimden ve her merhabayı takip eden güle gülenin günün sonunda en çok kullandığım kelime olduğundan, Milan Kundera’nın dediği gibi, asıl savaşımın kendi anılarımla unutmamaya karşı verdiğim mücadele olduğundan ve bir anlık bile olsa acılarını paylaştığım insanlardan lüks içinde ayrılacağımdan…

“Unutma!” diye emirler veriyorum kendime, “Aramızda Mısır Kalsın!”

Ziya Meral

Reklamlar