Büyük bir galerinin boş bir odasının ortasında küçük bir nesne tek başına duruyor. Çıplak, yani olduğu gibi. Tek başına böyle bir ayrıcalık içinde sergilenmiş ise, eğitilmemiş veya yönlendirilmemiş gözlerimin fark edemedeği bir öneme sahip demektir. Bana estetiksiz ve anlamsız görünen varoluşun yanına benzetmeler ve sıfatlar dolu uzunca bir not eklenmiş. Gördüğüm nesnenin üreticisini, hayatını ve amacını anlatıyor. Okudukça anlam kazanıyor çıplak nesne. Okudukça, o benzetmeler ve sıfatlarla görmeye başlayınca, baştan çıkarıcı bir güzelliğe ve anlama bürünüyor. Kelimeler ile göremediğim güzelliği görmeye başlıyor ve hayran kalıyorum.

Hiç görmediğim bir kadından bahsediliyor. Güzelliğinden, derinliğinden, anlamlılığından, maceralarından. Sıfatlar, ünlemler, isimler aklımda bir suret doğuruyor. Güzel olduğunu görüyorum. Kadınla tanışıyorum, tanışmadan önceki suretimle onun çıplaklığını değil sadece güzelliğini görüyorum ve en yüzeysel cümlesi, en basit anları ve hayatının en sıkıcı noktaları bile o suretin içinde onu ilahlaştırıyor. Kelimeler ile görmeden güzel olduğuna inanıyorum ve gördüğümde de kadın gerçekte kim olursa olsun ona hayran kalıyorum. Zaman geçiyor. Aklımdaki suret ve ona bağlanmış arzum karşımda duran gerçekliğe uymuyor.

Dil sadece olanı ifade etmekle kalmaz, olanın ne olduğunu veya olanın ne olduğuna inandığımızı da bize anlatır. Bu anlatım bir hayat vermedir. Olan ile ilintili olabilir, olanla alakası bile olmayabilir. Kelimeler bu yüzden çok önemlidir. Bu yüzden hem yaşam, hem de ölüm getiren güçtedirler. Kelimeler sadece içimizdeki algılamaları ifade etmez, aynı zamanda algılarımızı da yönetir. Kelimeler yalnızca hislerimizi açıklamaz, olana dair ne hissedeceğimize de karar verir.

Köşe yazarları nadiren olandan bahsederler. Olduğuna inandıkları ve kendi amaçları doğrultusunda olan üzerinde kurguladıkları öyküyü anlatırlar. Bu, sadece çıplaklığı gören gözlerimiz için bazen kurtuluştur, çünkü göremediklerimize dikkat çekip daha anlamlı görmemizi sağlarlar. Ama bu aynı zamanda bir lanettir, çünkü gözlerimizin dikkatinin çekildiği kurgu onların bilinçli veya bilinçdışı olarak filtre ettikleri gerçeklikten arta kalanlardır. Böylelikle gördüğümüz, olanın kendisi değildir.

Televizyon haberleri her ne kadar ‘tarafsız’ olduklarını söylese de, bir kameranın görüntülediği kısıtlı açının ve içeriğin üzerinden, kelimelerle bir öykü kurgulayan yönetmenin ürünüdür. Haberleri okuyanın tonlaması ve fon müziği o kurgunun devamıdır, olanın değil. Bu bir nevi kurgusal pezevenkliktir. Olanı satabilmek için erotik bir dil kullanıp alıcıyı ikna etmeye çalışır.

Emlakçılar, reklamcılar, politikacılar, yazarlar, gazeteciler yaratanlardır. Gerçekler yaratıp, gerçekler satarlar. Kelimesiz mesajları (duruşları, sesleri, müzikleri, renkleri) ve kelimeleri kullanarak boş apartman dairesini bir anda tam da bizim istediğimiz yuvaya dönüştürmeye çalışırlar. Daha sinsileri, bu dönüşümün de bizim buluşumuz ve başarımız olduğunu gösterip benliğimizi okşarlar. Ama oyunun kuralları ve dönüşümün rotası çoktan çizilmiştir zaten.

Bu iyi niyetle de yapılıyor olabilir. Ülke sevgisi ve onu korumak isteği dürtüsüyle, olan üzerinden kurgular çıkarılıp politikalar geliştirilebilir. Daha önceleri güveni kırılmış olan biri kendini korumak için her olanı o çerçevede algılamaya devam edebilir ve ona göre tepki verebilir. Irkçılığa maruz kalmış bir insan, haklarını ezdirmeme dürtüsü ile her duyduğu kelimede ırkçılık tonlamaları bulup büyük bir direniş başlatabilir. Ama tüm bunlar yine çıplak gerçeği giydirmektir. Ortada bir ırkçılık, kişiyi kırmak isteyen bir amaç veya bir milli tehlike olmayabilir.

Buna verilecek iki kolay tepki vardır: ilki aptalca, ikincisi ise zavallıcadır. Aptalca olan, olanın üzerindeki bu etkimizi tam anlamı ile aşabileceğimiz, tam anlamı ile objektif olabileceğimiz, giydirilen kıyafetlerin altındaki bedeni tam olarak görebileceğimize inanmaktır. Zavallı olan ise çocuksu şapşallığın gittiği yolu ve sorunun büyüklüğünü görüp, orta yaş buhranlarının kaçınılmaz son olduğuna inanmaktır.

Buna verilecek başka bir tepki daha vardır: sadece olanı değil, kendimizi de anlamaya çalışmak ve bu anlayışın sınırlarını ve olası hatalarını kabul etmek, elinden geldiğince anlayışını derinleştirmek ve bu süreç içerisinde de ilk anlayışlarını düzeltmeye açık olmak.

Olan, yani sanat eseri, kadın, olay hala karşımdadır. Kullandığım dil, anlatılanlar ve gösterilenler onların orada olup olmadığı gerçeğini etkilemez. Onların bana sunulan veya bende olan zihinsel kutuya tam anlamı ile sığmayacakları gerçeği beni alçakgönüllü olmaya iter. Bu alçakgönüllülük onları tanıma arzumu alıp götürmez. Tam tersine artırır. Çünkü karşımda duran kadın bitmiş bir olgu değil, her an değişiklik gösteren yaşayan oluşumdur. Bu dinamiklik ve öğreneceklerimin çokluğu ve olası güzellikleri, beni tam anlamı ile anladığım bir kadın suretinden çok daha fazla kendisine hayran bırakır.

Ziya Meral

Reklamlar