Gitmek her zaman için en kolayıdır. Bilinmeyene koşmak cesaret gerektirir, biraz haddini bilmeme, biraz da abartılı güven… Ama olağandışı ve farklı olanın beklentisi baştan çıkarır yüreği kolayca.
Boş bir sayfayı doldurmak her zaman en kolayıdır; yeni yerlere gitmek, yeni şeyler öğrenmek, yeni insanlar tanımak…

Ama neden doldurulur ki boş sayfalar bir gün okunmayacaklarsa?

Neden gider ki insan, bir gün geri dönmeyecekse? Neden şovalyeler egzotik seferlere çıkarlar uzak topraklardaki ejderhaların peşinde, dönüp anlatabilmek için değilse?

Dolu olan sayfalara yeni şeyler katmak, geliştirmek zahmetlidir. Onları ifade etmek zordur. En zoru eski arkadaşlarla dost olmaktır.

Tüm zorluğun gitmekte olduğunu sananlar kaşifler değil, kaçaklardır. Asıl zorluğun öğrenmekte değil, öğretebilmekte ve anlatabilmekte olduğunu görenlerdir bilgeler, göremeyenler ise cahiller. Bu yüzden onlar için konuşmak hep çok kolaydır.

Gidenin arkasindan dua edilir, su dökülür. Sapasağlam dönmek en kolayıdır aslında, sapasağlam kalabilmek değil.

Çünkü her geri dönüş bir yabancılaşmadır. Ve alışık olduğu, daha doğrusu ait olduğunu hatırladığı yerlerde gerçekten yalnız kalır insan.

Öteki yerlerde yabancı görüldüğünden, yabancılığına anlam verebildiğinden ve geri döndüğünde ait olacağını sandığından, tam canevinden vurur anılarında kalmış olan alışılmışlıkta alışılmış olanı bulamamak veya artık alışılmış olamamak.

“Nedenini bilen her nasılsaya katlanır.” Uzak yerlerde yalnız kalmanın nedeni bellidir, nasılsası çok rahat olmayan bir otel yastığına bir geceliğine katlanmanın kolaylığı gibi geçiciliğiyle hafifleşir. Tanıdık yerlerdeki yalnızlığın ise nedenini görmek ve kabullenmek çok zordur. Bu yüzden de nasılsası bir Ankara akşamüstü kadar estetiksiz gelir.

Geri dönen sadece döndüğünde gitmekle ne kadar değiştiğini fark eder. Çünkü sadece başladığın noktaya kıyasla şimdi olduğun noktanın mesafesi açığa çıkar. Yani, bir insan ne kadar uzağa gittiğini uzaklarda değil de sadece yakınlarda anlayabilir.

Ama uzağın ne olduğunu bilmeyen yakınlardakine anlatılamaz aradaki mesafe. Yakınlardaki sadece yakını görür ve geri dönen de onun için sadece bir süreliğine yakınlarda görülmeyen bir yakındır. Yakınların dışı, içi bilinir.

Sığdığı kılıf, doldurduğu kutu önceden görülmüştür. Onun dışında kalan görünmez, anlam ifade etmez geri döneni karşılayana. “Peygamberler bile kendi evlerinde kabul görmezler.”

Marc Auge, gerçekten hatırlayabilmek için unutmak gerekir, der. Her hatırlanan şeyin kendi kurgularımızda hapsolmasını ve karşılaştığımızda o kurguyla anlaşılmasını engellemenin tek yolu budur.

İzmir’e yıllar ve yurtlar sonra dönmek isterse birisi, İzmir’e dair anılarını arkasında bırakmalı, şimdi olan İzmir’in kendisine ona yeniden İzmir’in ne olduğunu öğretmesine izin vermelidir. Yoksa geri geldiği İzmir değildir.

Tanıdık bir yüze geri bakmak isterse birisi, o yüze dair hatırladıklarını, yüzün girdiği kalıpları aklından çıkarıp atmalıdır ilk önce. Yoksa karşısında bulduğu figürü kendi kurgusu bir jelatin gibi sarar, heykele dönüştürür. Böylelikle konuşulan yüz, yüzün kendisi değil de yüze aktarılan hayalet olur.

Bu yüzden geri dönmek isteyen, hatırladıklarını unutmaya hazır olmalıdır ilk önce, gerçekten dönmek istiyorsa.

En acısı da, geri dönen, aslında geri dönmediğini, yeni geldiğini kabul etmelidir.

Tüm gidişler onu değiştirmiş, hiçbir zaman anlatamayacağı şeyler göstermiş ve zenginleştirmiştir. Bazıları anlatılabilir, dinlemek isteyenlerin dikkatleri dağılana ve geri dönenin yüzünü kendi jelatinleri ile sarana kadar.

Birçok şey anlatılamaz. Ve asıl önemli olanlar da o anlatılamayanlardır. Geri dönmek en çok susmaktır.

Yeni gelen dışarıdan yabancı gözükmez, yabancı statüsüne konmaz, ama en çok yabancı o kalır. Her giden, geri döndüğünde yabancı olacağını kabul etmek zorundadır.

Yani üstadım, geri dönmek gitmekten daha zordur. Hatırlamak-unutmak, kurgulamak-yıkmak, tanınmak-tanınmamak, alışık olmak ve hiç alışamamak arasında ip cambazlığı yapabilmektir.

Ziya Meral

Reklamlar