Bazen, özellikle yenilgiye, başarısızlığa uğradığım veya etrafımdaki herhangi bir sorun için bir şey yapmak, çözüm olmak istemediğim anlarda, ‘başkaları’ olduğu için derin bir minnettarlık duyuyorum. Çünkü etrafımda suçlayabileceğim veya üzerimden sorumluluk hissini alan başkaları var olduğu sürece, zayıflığımla, becerisizliğimle veya yapmam gereken doğru eylemlerin zorluğu ile yüzleşmek zorunda kalmıyorum.
İstediğim işe giremediysem, torpili olan başkaları benim yerimi aldığı içindir. Üniversite sınavını kazanamadıysam, sistemin bozukluğundan veya olanaksızlıktandır. Ve eğer ben gençliğimde hayal ettiğim ‘ben’i olamamışsam, inanın bu benim önümü kesen, bana izin vermeyenler yüzündendir. Yoksa ben çok farklı bir konumda olurdum bugün.

Televizyonu her açışımda, karşımda yıkım, ölüm, acı ve yokluk gördüğümde kızarım ve üzülürüm. Hatta, ağzımı bozarım. Sisteme, dünya güçlerine lanet yağdırırım. Sokakta, kışın soğuğunda yerde yatan bir dilenci gördüğümde içim acır. Bir yerde savaş çıkar, bu saçmalık, bu yıkım durdurulmalı diye gözlerim dolar. Evet, böyle gitmemeli bu dünya diye dua ederim. Çok iyi çözüm yolları gösterebilirim aslında bu sorunlar için. Küresel sorunları çok düşünmüşlüğüm vardır. Ama Allah razı olsun ki bu sorunlara çözüm olması gereken, bir şeyler yapması gereken başkaları vardır. Bana gerek yoktur, niye ben yapayım ki başkaları varken?

Benim bu sorunları fark etmemin bana ahlaki bir hüküm getirdiğini fark etmem. Her gördüğüm acı dolu kare, insan, haber benden ‘cık cık cık’ değil de yardım beklemektedir. O ağlayan resimler, aç insanlar benim ismini çağırır, başkalarınınkini değil. Çünkü her resmi gören ve getirdiği ahlâki sorumluluğu duyan benim. Ben ya bu çağrıya cevap veririm ya da cevap vermem. Başkalarının ne yapmadığının veya ne yaptığının benim kararımla bir ilişkisi yoktur. Başkalarının değil, bizzat benim, bu dünyada yaşayan bir birey olarak bu dünyaya sorumluluklarım vardır. Ama ben sorumluluk istemem ve üstlenmem, çünkü bu benden ödün bekler. Kendimi ön plana çıkarmaktan, kendi çıkarlarımı korumaktan alıkoyar beni. Ve ben buna katlanamam.

İşte bu yüzden çözüm olmanın zorluğunu yüklenebilecek başkalarının varlığına yürekten minnettarım. Bir şey yapmıyor olduğumun getirdiği suçluluk duygusundan ve aslında çözüm aramak yerine sessizliğimle, bir şey yapmamamla sorunun bir parçası veya devamı olduğum gerçeğinden onları suçlayarak kurtulabilirim. Hatta onları suçlarken gözlerim dolduğunda, narsis bir hassasiyetle, üstün değerlere sahip olduğumu sanar ve kendimle gurur bile duyarım. Yani siz benim kızdığıma bakmayın, aslında Amerika’nın varlığından ben çok memnunum. Onlar olmasa, her zaman suçlu olan ve her sorunu çözmek için risk alması gereken veya ahlâki hüküm altında olan birilerini ben nerede bulabilirdim?

Benim yaşamım boyunca milyonlarca insan o ya da bu sebepten dolayı öldürüldü, milyarlarcası aç kaldı. Milyonlarcası zayıf olduklarından, kimse onlar için konuşmadığından dolayı sömürüldü, işkence gördü. Binlerce hektar orman yok oldu. Yüzlerce hayvan türü tarihe karıştı, mercan resifleri kayboldu. Her birkaç saniyede bir, aç bir çocuk, bir yerlerde öldü. Tabii ki her soruna koşamaz, her yaraya şifa olamazdım. Ama, ben hiçbir şey yapmadım.

Hepimizin artık realpolitik uzmanları olduğu ve her politik sorunu alacaklarımız veya kaybedeceklerimizle bağlantılı olarak algılayıp bizden başka herkesin kendi milli çıkarları dışında ahlâki davranmaları gerektiğine inandığımız bu tutarsız çağda, ‘ben’ ve ‘biz’ arasında çok da derin bir ayrım yok aslında.

Başkalarının var oluşunun dayanılmaz hafifliği kendisini her zaman Afrika ve Ortadoğu politikalarında real olarak göstermiştir. Gelişmenin, hem negatif hem de pozitif anlamda barışın önündeki tek engel her zaman başkalarıdır. Yardım yapması, çözüm getirmesi, riske girmesi gerekenler hiçbir zaman biz değil ötekilerdir. Her ne kadar Ortadoğu ve Afrika’da muhteşem zenginliğe, kaynaklara ve olanaklara sahip ülkeler, gruplar ve kişiler bolca bulunsa da, birbirlerinin, hatta kendi içlerindekilerin yardımına en son koşan veya hiç bulaşmayan her zaman yine kendileri olmuş ve tüm bu süreç içerisinde de başkalarının bir şey yapması gerektiğini en çok onlar vaaz etmişlerdir.

Bugün haklı bir şekilde Birleşmiş Milletler üyesi ve böylece küresel sorumluluğa sahip bir ülke olarak, hepimizin derinden üzüldüğü sınırımızdaki bir acıya nasıl tepki vereceğimizi veya vermeyeceğimizi tartışıyoruz. Ancak, yapılan tartışmaların büyük bir çoğunluğunda kullanılan retoriklerin yüzeyselliğinde kimin vatanını en çok sevdiği veya uzun dönem çıkarını düşündüğü akrobasilerine başvurulurken, unutulan şey başkalarının değil, bizlerin sahip olduğu ahlâki sorumluluklardır. Biçimi, sınırları her ne olursa olsun, kendi menfaatlerimiz dışında çok daha temel bir sebepten, yanıbaşımızda acı çeken insanlarla aynı kırılganlığı paylaştığımız ve bir şeyler yapabilecek konumda olduğumuzdan dolayı, sadece politik değil, ahlâki bir kararla karşı karşıyayız.

Ziya Meral

Reklamlar