Hrant Dink’in öldürülmesinin üzerinden günler geçti. Ben hala kendimi hasta, kırılgan, öfkeli, bitkin ve kaybolmuş hissediyorum. Yerde yatan, ayakkabısı delik, kırılgan bir insan bedeni. Kan sızmış örtüden. Kan. ‘Zehir’ değil bu, kan. Hem ölümün, hem cesaretin, hem insanlığın, hem yaşamın simgesi, hem kinin ürünü, hem de kinin pisliğini temizleyecek masumiyetin panzehiri. Kelimesiz, görkemsiz, tantanasız ve sessiz. Bir o kadar anlam yüklü, görkemli ve kibirli ve çığırtkan. Öyle güçlü ki koyu kırmızılığında, yüzbinlercemize şifa verip bizi bütünleştiriyor. Ve öyle anlamlı ki yurtseverlik ve affetme ve isyan güzel Rakel’in dudaklarında.

Bir kere daha böyle hissetmiştim hatırlıyorum. Dışımdaki olaylara, duyduklarıma, gördüklerime bedenim tepki vermiş, hastalanmış ve sadece susup ağlayabilmiştim. Ermenistan ve Karabağ’a yaptığım bir seyahatte ilk kez Ağrı’nın öteki tarafında yaşayanları gerçekten görmüş ve ilk defa onlara kulak verebilmiştim. O zaman fark etmiştim tüm politik retoriklerin, her an ülkemizi bölmek, toprak almak istiyorlar temsillerinin gerçekle tutarsızlığını. İlk kez o zaman onların ‘güçlü lobilerini’ değil de, kırılmış yaşamlarını ve ağıtlarını görmüştüm. Hüngür hüngür ağlamıştım. Onlar kaybetmemişti sadece yaşadıkları yerleri, biz de onları ve onların bize getirdiği zenginliği kaybetmiştik. Ağlıyordum, çünkü nasıl derin önyargılardan, resmi öykülerden ve her iki taraftaki estetiksiz milliyetçilikten öteye geçebileceğimizi bilemiyordum.

Bazı ölümler vardır, yaşamları gibi hiçbir anlam ifade etmeyen. Bazı yaşamlar vardır, ölümleriyle daha da çoğalan, artan, taşan. Sevgili Hrant, işte senin de ölümün öyle. Derler ya ‘Kanı yerde kalmayacak!’, öç için. Senin kanın yerde kalmayacak diye bağırıyorum! Öç için değil ama. Senin kanın gerçeğin yolunu açacak, senin kanın şifa verecek, teşvik verecek, bizi bütünleştirecek. Yaşarken hep görmek istediğin gibi.

Ziya Meral

Reklamlar