‘Farklı’ olmak herhalde tarihte hiç bu kadar her düzeye has bir uğraş olmamıştı. Eskilerde somut ve değiştirmesi zor olan sosyo-ekonomik konumlar, ister sınıf ister kast olsun, farklı yaşamlar sürebilme lüksünü zenginlerle veya aristokratlarla sınırlıyordu. Yurtdışına seyahat edebilenler, yabancı dil bilenler, iyi eğitim alanlar azınlıktaydı veya sadece azınlıkta olan bir kitle bunlara istediğinde sahip olabiliyor ve onurlu bir seviyeye ulaşabiliyordu.

Modernleşme süreciyle birlikte üst kültür ile alt kültür arasındaki mesafe kısaldı. Artık birçok kişi, hayal olmayacak bir olasılıkla, operalara, oyunlara, müzikallere gidebiliyor. Artan maddi olanaklar, kazanç arttıkça değişebilen sınıflar ve sosyal tabakalar, kapitalizmin sınır tanımayan hırsı ile fiyatları düşürülen lüksler birçoğumuza eskiden kilitli olan kapıları açıyor.

Ancak bu açılım beraberinde bir kalpaklık getiriyor. Değişebilen konumlar hızla kazanılabildiği gibi aynı hızla kaybediledebilir. Kötü sonuçlanan bir iş antlaşması, ani bir işten çıkarılma, aristokrasi gibi uzun süre tutulabilecek güvencelerdense bizi daha çok kırılgan bir çerçeveye yerleştiriyor. Her an birisi olabileceğimiz gibi birisi olmamakla da karşı karşıyayız.

Çağımızın ürünü olan ilk büyük korku, bir anda hiçe dönüşmek korkusudur.

Popüler farklılık yarışının yüzeyselleğine kapılanlar hiçbir zaman bitmek tükenmek bilmeyecek bir yarışın içinde kendilerini bulurlar. Sürekli değişen moda, gözde yerler, yemekler, etkinlikler, güzellikler, teknolojiler ve inançlar sürekli yenilenme gerektirir. Farklılığını koruyabilmek sürekli değişebilmekten ve en ‘in’ olana sahip olmak veya olanı yapmaktan geçer. Dünün ‘cool’ olanı yarın muhtemelen olmayacaktır ve ‘cool’ kadın veya erkek olduğunu ispatlamak isteyenler buna ayak uydurmak ve dünü inkar etmek zorunda kalacak. Peki neden zaten kaygan olan kurguların peşinde bu kadar çok enerji harcıyoruz?

Çağımızın ürünü olan ikinci korku, bir anda sıradan olduğumuz gerçeğinin su üstüne çıkmasıdır.

Kurgulara uyan her şeye sahip olsak bile, bize en özel görünen lükslere bile, onları bizimle paylaşan milyonlarca insanla aynı tüketimi paylaşıyoruz. Kullandığımız kokular, arabalar, kaldığımız oteller, diplomalarımız, cep telefonlarımız her ne kadar Mehmet Efendi’ye kıyasla bizi farklı kılıyor gibi görünse de aslında aynı anda bizi sıradan kılmaktadırlar. Sıradan bir şekilde milyonlarca insanın normunda nefes alıyoruz çünkü. Acılarımız, işlerimiz, sevdiklerimiz ve hayallerimiz bile popüler şarkıların ve televizyon ayetlerinin ürünü. Milyarlarca insandan hiçbir farkımız yok; ne kullandıklarımızda, ne tükettiklerimizde, ne düşündüklerimizde ne de hissettiklerimizde.

Aslında çok azımız sıra dışı bir yaşam sürmekte, çoğunluğun sahip olmadığı, göremediği ve bilemediği şeyleri yaşamakta ve tecrübe etmekte. Ve aslında çok azımız ev-iş-yatak-tatil-ev-iş döngülerinin ve para-güç-statü koşuşturmacalarının sıradanlığının dışında yaşamaktadır. Çok azımızın ismi döngülerinin sonu olan toprak istirahatlerinde bile farklı olmaya ve anlam getirmeye devam edecek.

Eğer o farklı olanları fark etmek isterseniz, farklı gibi görünmeye çalışanlara bakmamayı öğrenmeniz gerekir. Çünkü insan ne kadar çok sıradansa o kadar çok farklı görünmeye uğraşacaktır. İnsan ne kadar az biliyorsa o kadar çok konuşup bildiğini göstermek isteyecektir. Gerçekten farklı olanların farklılıklarını ispatlamak gibi bir dürtüleri yoktur. Tam tersine onlar ait olabilmek ve kabul edilebilmek için mücadele verirler.

Çağımızın ürünü olan üçüncü korku, dışlanmaktır.

Ait olabilmek, ruhsal bir çapaya sahip olabilmek hızla değişen bu küresel konumda nevrozla aramızda duran son savunma hattıdır. Ait olabilmek her ne kadar sürekli değişmemizi, fikirlerimizden vazgeçmemizi, konuşmamamızı, kabul etmediğimiz doktrinleri kabul etmemizi ve sesimizi çıkarmamamızı gerektirse de bizi insan yapan ve kaostan kurturan en önemli öğelerden bir tanesidir. Bu yüzden televizyon yarışmalarının bizi yüzleştirdiği en büyük tehdit, kazanmadan veya bir sonraki tura kalmadan dışarı atılmak, yarış dışı bırakılmaktır.

Soru sormayan ve sürüklenen sıradanlık en azından uzunca bir süre kendimizi farklı olduğumuza ve yaşamımızın yaşamaya değer olduğuna inandırabilir. Soru soran ve saçmalıkların peşinde koşmak istemeyenlerimiz ise ya istemeden de olsa oyunu kurallarına göre oynayacak ve bir gün güvenle gerçekten kendileri olabilecekleri avuntusunu günlük mantraları haline getirecekler, ya da en büyük korkuları ile yüzleşip, ait olmamayı seçip kendileri olmayı seçecekler. Çok azımız aslında gerçekten kendimiz olmayı seçiyoruz.

Çünkü çağımızın en büyük korkusu oyun bozan olmak ve onunla suçlanmaktır!

Ziya Meral

Reklamlar