Neden Ben Olmayayım?

Hannah Arendt, Anton adlı bir Alman askerinin öyküsünü anlatmıştı. Eichmann’ın mahkemesi devam ederken ve her gün isim koyamadığımız ve bir anlam çıkaramadığımız yıkım irdelenirken, bir anda bir kaç Yahudi’yi kurtarmaya çalışırken hayatını kaybeden Alman askerinin öyküsü anlatılır. Arendt, öykü anlatıldıktan sonra dinleyicilerin büründüğü sessizliği karanlığın içinde bir ışık ve umut olarak tanımlamıştı. 6 milyon kişi öldürülürken, milyonlarca insan onları öldürürken ve bir o kadarı da durdurmak için bir şey yapmazken, kendi hayatını riske atarak kısıtlı da olsa bir şey yapmaya çalışmıştı. Onun gibi davrananlar bir avuç olmak yerine milyonlarca olsaydı bu gün tarih kitapları çok farklı olurdu.

Schindler’in Listesi, Hotel Rwanda, Köpekleri Vurmak gibi filmleri izlediğimizde kendimizi o baş kaldıran ve kendilerini riske atmak zorunda kalanlar veya kısıtlı bir farklılık getirebilen kahramanlar ile paydaşlık içinde görüyoruz veya öyle hayal ediyoruz. Çok azımız o konumlarda bulunsak katiller veya tepkisiz izleyiciler olacağımızı düşünür. Ama hem tarihsel olaylara, hem de itaat ve şiddet kullanımı üzerine bir çok ülkede ve geniş katılımlarla yapılan deneylerin sonuçlarına baktığımızda, %60 ile %65’imizin cinsiyet, yaş, dil, din, ırk, eğitim seviyesi, sosyo-ekonimik sınıf farkı olmadan soykırımlar işleyebileceğini görüyoruz. Okumaya devam et

Dilsizlik…

Benimkisi Dadacılık değil, ya da komik, çelişkili ve klişe bir başkaldırı. Sadece dilin hissettiklerime artan bir şekilde yetersiz kalışı. Her gün birkaç farklı dilde binlerce kelime okuyan, yazan ve kullanan biri olmama rağmen kendimi çaresiz ve kelimesiz buluyor olmam. Belki de bu yüzden Nusret Ali Khan ve Sigur Ros benim için çok önemli. Teki Doğu’dan teki Kuzey’den, gerçek kelimeler ve ürettikleri seslerle müzik yapıyorlar.

Son zamanlarda çok farklı dillerde bana nasıl olduğumu soruyorlar ve çok farklı kelimelerle kendimi ifade etmeye çalışıyorum. Ve her defasında başarısızlığa uğruyorum.

Ha eğer siz de sorarsanız diye, kısır kelimeler yerine, anlayacağınız görsellikle ve hislerle size peşin peşin Saeglopur ile cevap veriyorum.

Ziya Meral

Hayret Ettiklerimize Dair.

Uzun zamandır ‘hayret bir şey!’ ve ‘bu kadarı da olmaz!’ ünlemlerinin kullanımını gözlemliyorum. ‘Hayretler içerisinde kalmak’, insanların beklediklerine, daha doğrusu olması gerektiğine inandıkları dünya düzenine ve dengesine aykırı olaylara veya eylemlere veridikleri tepkidir. Şaşırıp kalmak kişisel tercihlerin veya tutumların ötesinde hem aklı hem de duyguları içine çeken bir güçtedir. İfade ettiği bireyi birey yapan derin inanışlar, gerçek ve önemli sayılan değerlerdir. Bu yüzden hayret anı sadece olayın sıra veya beklenti dışılığını değil aynı zamanda hayret edenin kim olduğunu da yansıtmaktadır. Yani ‘bana hayretler içinde kaldığın şeyleri göster, ben sana kim ve nerede olduğunu göstereyim!’

Hıristiyan bir radyo kanalında yapılan bir röportajda, konuşmacı ‘her iki saniyede bir, bir çocuk açlıktan ölüyor ve bu kimsenin uçkurunda değil’ (buradaki başarısız ‘kimsenin uçkurunda değil’ çevirisinin aslı ‘nobody gives a shit’dir) diye ilan eder. Programdan sonra yüzlerce kişi radyoya konuşmacayı kınayan emailler, fakslar, mektuplar gönderir. Hepsinin ortak noktası, dini bütün Hıristiyanlarda ‘bok’ kelimesinin saygın bir adam tarafından çocukların da dinlediği ulusal bir programda kullanılmasının yarattığı ‘hayrettir’. Aynı konuşmacı kısa bire süre sonra verdiği başka bir röportajda hayret edilenin yanlışlığını vurgular ve açık açık küfretmeye devam eder, çünkü insanların hayreti her iki saniyede bir çocuğun boşu boşuna ölmesi değil de kullanılan küfürdür.

Birçoğumuz için İnsan Hakları ihlalleri, adaletsizlik, milyonlarca mülteci, hiçe indirilen yaşamlar hayret verici şeyler değildir. ‘Dünya hali böyle’ gibi yüzeysel cümlelerle bu tür haberler normal karşılanırken, bir hakemin aldığı karar, mankenin çok banal ve sıkıcı bir şekilde üstsüz çekilmiş resimleri veya boşanması, ışıkta durmayan veya yanlış yere park etmiş araba, geç kalan bir otobüs veya geç kalkan bir uçak için kullanılan ‘İnanamıyorum’, ‘Olmaz bu kadarı da’, ‘Bunca yıldır seyahat ederim hiç böyle bir şey görmedim!’, ‘Hayret bi şey ya!’ gibi duygusal yoğunluğu koyu olan cümlelerle insancıl kusurlar ve küçük konular vahim öneme sahip oluyorlar.

Vahimiyet dengesizliği tepkiyi vereni her ne kadar haklı ve üstün bir konum getiriyor gibi gözükse de tam tersine bireyin infinitezimal konumunu açığa vurmaktadır.

Çok azımız sığlığımızı, sıradanlığımızı, cahiliyetimizi, ben merkezliliğimizi, anlamsızlığımızı ve yaşadığımız evrenin küçüklüğünü kabul edebilecek kadar derin, sıradışı, bilgili, öteki merkezli, anlamlı ve evrenin büyüklüğünün farkında yaşamlar sürmektedir. Bu azlıkta tükenen, hayret edilen olayların dengesizliği, komikliği ve en önemlisi hayretin doğru kullanımıdır.

Hayret edebilmek bizi insan yapan önemli mekanizmalardan biridir. Biz hayretler içinde kalarak gördüğümüz olayların yanlışlığını sezip, onları değiştirmeye çalışmaya koyuluruz. Hayret dürtüsü sınırlıdır; sıradışı sıradanlaşır, duygusal enerjiler azalıp artarlar. Bu yüzden hayret kıymetlidir ve doğru harcanmalıdır. Üçüncü veya ikinci derecede (hatta hiçbir gerçek önemi olmayan) olaylara harcadığımız hayret potansiyelimiz asıl önemli olanlar için kullanmamız gerektiğinde çoktan hiçe inmiştir.

Yani, sağlıklı bir hayret diyetine ihtiyacımız var. Doğru yerde doğru şekilde doğru amaçlarla edilen hayret, hem bireysel sağlığımız ve anlayışımızda hem de küresel kırılganlığın içinde kaybolan insanın kurtarılabilmesinde önemli bir role sahiptir. Hayretlerimizin Kıymetini Bilelim!

Ziya Meral

Çıplak Gerçekliği Giydiren ve Sevdiren Kelimeler

Büyük bir galerinin boş bir odasının ortasında küçük bir nesne tek başına duruyor. Çıplak, yani olduğu gibi. Tek başına böyle bir ayrıcalık içinde sergilenmiş ise, eğitilmemiş veya yönlendirilmemiş gözlerimin fark edemedeği bir öneme sahip demektir. Bana estetiksiz ve anlamsız görünen varoluşun yanına benzetmeler ve sıfatlar dolu uzunca bir not eklenmiş. Gördüğüm nesnenin üreticisini, hayatını ve amacını anlatıyor. Okudukça anlam kazanıyor çıplak nesne. Okudukça, o benzetmeler ve sıfatlarla görmeye başlayınca, baştan çıkarıcı bir güzelliğe ve anlama bürünüyor. Kelimeler ile göremediğim güzelliği görmeye başlıyor ve hayran kalıyorum.

Hiç görmediğim bir kadından bahsediliyor. Güzelliğinden, derinliğinden, anlamlılığından, maceralarından. Sıfatlar, ünlemler, isimler aklımda bir suret doğuruyor. Güzel olduğunu görüyorum. Kadınla tanışıyorum, tanışmadan önceki suretimle onun çıplaklığını değil sadece güzelliğini görüyorum ve en yüzeysel cümlesi, en basit anları ve hayatının en sıkıcı noktaları bile o suretin içinde onu ilahlaştırıyor. Kelimeler ile görmeden güzel olduğuna inanıyorum ve gördüğümde de kadın gerçekte kim olursa olsun ona hayran kalıyorum. Zaman geçiyor. Aklımdaki suret ve ona bağlanmış arzum karşımda duran gerçekliğe uymuyor.

Dil sadece olanı ifade etmekle kalmaz, olanın ne olduğunu veya olanın ne olduğuna inandığımızı da bize anlatır. Bu anlatım bir hayat vermedir. Olan ile ilintili olabilir, olanla alakası bile olmayabilir. Kelimeler bu yüzden çok önemlidir. Bu yüzden hem yaşam, hem de ölüm getiren güçtedirler. Kelimeler sadece içimizdeki algılamaları ifade etmez, aynı zamanda algılarımızı da yönetir. Kelimeler yalnızca hislerimizi açıklamaz, olana dair ne hissedeceğimize de karar verir.

Köşe yazarları nadiren olandan bahsederler. Olduğuna inandıkları ve kendi amaçları doğrultusunda olan üzerinde kurguladıkları öyküyü anlatırlar. Bu, sadece çıplaklığı gören gözlerimiz için bazen kurtuluştur, çünkü göremediklerimize dikkat çekip daha anlamlı görmemizi sağlarlar. Ama bu aynı zamanda bir lanettir, çünkü gözlerimizin dikkatinin çekildiği kurgu onların bilinçli veya bilinçdışı olarak filtre ettikleri gerçeklikten arta kalanlardır. Böylelikle gördüğümüz, olanın kendisi değildir.

Televizyon haberleri her ne kadar ‘tarafsız’ olduklarını söylese de, bir kameranın görüntülediği kısıtlı açının ve içeriğin üzerinden, kelimelerle bir öykü kurgulayan yönetmenin ürünüdür. Haberleri okuyanın tonlaması ve fon müziği o kurgunun devamıdır, olanın değil. Bu bir nevi kurgusal pezevenkliktir. Olanı satabilmek için erotik bir dil kullanıp alıcıyı ikna etmeye çalışır.

Emlakçılar, reklamcılar, politikacılar, yazarlar, gazeteciler yaratanlardır. Gerçekler yaratıp, gerçekler satarlar. Kelimesiz mesajları (duruşları, sesleri, müzikleri, renkleri) ve kelimeleri kullanarak boş apartman dairesini bir anda tam da bizim istediğimiz yuvaya dönüştürmeye çalışırlar. Daha sinsileri, bu dönüşümün de bizim buluşumuz ve başarımız olduğunu gösterip benliğimizi okşarlar. Ama oyunun kuralları ve dönüşümün rotası çoktan çizilmiştir zaten.

Bu iyi niyetle de yapılıyor olabilir. Ülke sevgisi ve onu korumak isteği dürtüsüyle, olan üzerinden kurgular çıkarılıp politikalar geliştirilebilir. Daha önceleri güveni kırılmış olan biri kendini korumak için her olanı o çerçevede algılamaya devam edebilir ve ona göre tepki verebilir. Irkçılığa maruz kalmış bir insan, haklarını ezdirmeme dürtüsü ile her duyduğu kelimede ırkçılık tonlamaları bulup büyük bir direniş başlatabilir. Ama tüm bunlar yine çıplak gerçeği giydirmektir. Ortada bir ırkçılık, kişiyi kırmak isteyen bir amaç veya bir milli tehlike olmayabilir.

Buna verilecek iki kolay tepki vardır: ilki aptalca, ikincisi ise zavallıcadır. Aptalca olan, olanın üzerindeki bu etkimizi tam anlamı ile aşabileceğimiz, tam anlamı ile objektif olabileceğimiz, giydirilen kıyafetlerin altındaki bedeni tam olarak görebileceğimize inanmaktır. Zavallı olan ise çocuksu şapşallığın gittiği yolu ve sorunun büyüklüğünü görüp, orta yaş buhranlarının kaçınılmaz son olduğuna inanmaktır.

Buna verilecek başka bir tepki daha vardır: sadece olanı değil, kendimizi de anlamaya çalışmak ve bu anlayışın sınırlarını ve olası hatalarını kabul etmek, elinden geldiğince anlayışını derinleştirmek ve bu süreç içerisinde de ilk anlayışlarını düzeltmeye açık olmak.

Olan, yani sanat eseri, kadın, olay hala karşımdadır. Kullandığım dil, anlatılanlar ve gösterilenler onların orada olup olmadığı gerçeğini etkilemez. Onların bana sunulan veya bende olan zihinsel kutuya tam anlamı ile sığmayacakları gerçeği beni alçakgönüllü olmaya iter. Bu alçakgönüllülük onları tanıma arzumu alıp götürmez. Tam tersine artırır. Çünkü karşımda duran kadın bitmiş bir olgu değil, her an değişiklik gösteren yaşayan oluşumdur. Bu dinamiklik ve öğreneceklerimin çokluğu ve olası güzellikleri, beni tam anlamı ile anladığım bir kadın suretinden çok daha fazla kendisine hayran bırakır.

Ziya Meral

Aramızda Mısır kalsın!

Yeğenlerimden biri konuşmaya ilk başladığı dönemlerde “sır” diyemez sürekli “mısır” derdi. Annesinin veya başka birinin duymasını istemediği bir talebini veya haylazlığını “aramızda mısır kalsın” diyerek mühürlemeye ve saklamaya çalışırdı.

Elimde nargilem, Kahire’nin ünlü El Fishawy kafesinde akşam kalabalığının arasında oturuyorum. Kulağımda duyduklarım, zihnimde gördüklerim yankılanıyor. Milyonlarca turist akın ettikleri egzotik güzelliğin altından akan acıyı ne görüyorlar, ne görmeleri isteniyor. Onları aldıkları papirüsler, piramitlerin yanında deve üstünde çektirdikleri resimler ve müzede gördükleri ölü megaloman bir firavunun kendisi ile toprağa gömdürdüğü altınlar ilgilendiriyor. Nil üzerinde sessiz bir yelkenlide süzülmek, yağlı ve pek de temiz olmayan bir yemek, biraz oryantal fantezilerin yabancılar için canlandırıldığı dans ve müzikler, Mısır demek onlar için.

Adam kulağıma eğiliyor, sırf başka bir dine geçtiği için çektiği acıları, ürkek ve korkak sesi ile nasıl nezarette tecavüz edildiğini, işkence gördüğünü anlatıyor. Bir başkası ise nasıl kızgın bir ütü ile ütülendiğini gözleri dolarak anlatmaya çalışıyor. Bir internet sayfasında Al Azhar’ı ve hükümeti eleştirdi diye bir genç hapse atılıyor.

Yıllardır bahsi geçer, şehirde çöpler içinde olan bir bölüm var diye. Bu bölüm Koptiklerden oluşur ve asıl geçimleri şehrin ürettiği çöplerdir. Üç dört katlı binaların önleri, avluları, çatıları, aralarındaki sokaklar çuval çuval çöp dolu. Kocaman bir kasaba, çöple kaplı. Gitmek istemedim oraya, ne de oraya gidenlere ve oranın resmini çekenlere iyi gözle baktım şimdiye kadar. Başkasının acısını turistik bir tecrübeye döndürmenin ciddi etik sorunları olduğuna inananlardanım. Ama taksi şoförüm bir anda bir saatlik boşluğu değerlendirmek için güzel bir kilise görme fikrini dile getiriyor, ben de kabul ediyorum, o kilisenin hangi kilise olduğunu fark etmeden.

Aynı çöp şehirde dağın oyuğunda ve büyükçe bir mağarada kurulmuş binlerce kişilik iki kocaman kilise var. Taksi bir anda iğrenç kokan, çöplerle dolu bir sokağa dalıyor ve o an kendimi fikrinden bile kaçtığım yerde buluyorum. Dar sokaklarda koşan çocuklar, kahvehaneler, aileler ve çöp. Her yer çöp yığını. Koku boğazımı yakıyor. Elimi fotoğraf makineme atıyorum, ama resim çekemiyorum.

Kiliseye varıyoruz. Bir banka oturuyorum, gördüklerimi algılayamıyorum. Uzun uzun boşluğa bakıyorum ve hıçkıra hıçkıra ağlayarak dua ediyorum; Ey Göklerdeki Babamız, Kutsal Olsun Senin Adın… Tekrar tekrar tekrarlıyorum duayı. Midem bulanıyor ve otelime geri dönüyorum. Akşam ne yemek yiyebiliyorum, ne de odamın ürkütücü otelliğinde ve yalnızlığında kalabiliyorum. Kalabalığa kaçıyorum.

Elimde nargilem, birkaç saat sonra uzaklara gideceğimi bilmenin o anı gerçekdışı kılan gücü, duyduğum onlarca yıkılmış yaşam, açlık, yok oluş… Yanımdaki Amerikalı kadın bağıra bağıra aldığı şalın güzelliğini ve ucuzluğunu anlatıyor arkadaşlarına. Benim gözlerim doluyor. Kadına dönüp etrafında duran derin acıyı haykırmak istiyorum. Ama ben kalkıp gitmeyi yeğliyorum. Konuşmamayı seçiyorum. Susuyorum çünkü her anlatılanı sokak içinde ulu orta anlatamam, bu sadece acı çeken insanların başını derde sokmaya yarar. Susuyorum çünkü dil, kelimeler, mecazlar hislerime yetersiz kalıyor. Susuyorum çünkü tüm nefretimin zararsız tombul bir kadında beden alması doğru olmaz.

Uçağa her binişimde ürkerim. Uçma korkusu yüzünden değil, tam tersine uçmama isteğimden, hep bir yerde birilerini bırakıp gittiğimden ve her merhabayı takip eden güle gülenin günün sonunda en çok kullandığım kelime olduğundan, Milan Kundera’nın dediği gibi, asıl savaşımın kendi anılarımla unutmamaya karşı verdiğim mücadele olduğundan ve bir anlık bile olsa acılarını paylaştığım insanlardan lüks içinde ayrılacağımdan…

“Unutma!” diye emirler veriyorum kendime, “Aramızda Mısır Kalsın!”

Ziya Meral

Savaş Erotizmi.

Eski savaşlarda devletlerin halklarını kontrol etmeleri çok daha kolaydı. Bilgi kaynakları sınırlı ve hepsi devletlerin elinde olduğundan, cephede olanlar istenildiği gibi kurgulanıp, tüm yıkım ve başarısızlıklar filtre edilebiliyordu. Sinemalarda haberleri bir film heyecanıyla izleyenler, bir radyo draması tarzında sunulan yayınları dinleyenler veya kahramanlıklarla dolu gazeteleri okuyanlar savaştan ve olanlardan uzak tutulabiliyorlardı.

Alternatif tek bilgi kaynağı savaşlardan dönebilenlerdi. Onlar da çoğu zaman ya susuyor, unutmaya çalışıyor, gördüklerinin ve yaşadıklarının bir anlamı olmasına gereksinim duyduklarından resmi öykü ve hisler çerçevesinde konuşmaya devam ediyorlardı. Eğer eve dönen ‘kahramanlar’ sınırları belli olan oyunu oynamayı reddederlerse, ilk once kahraman ilan eden güç onları deli veya hasta statüsüne koyuyor, en kötüsü ise vatan haini ilan ediyordu. Eskiden savaş yönetimi çok daha kolaydı. Kahramanlık ve başarı öyküleri ile insanlar baştan çıkartılabiliyor ve o ekstasi anında yıkıcı gerçek tahammül edilebiliyor oluyordu.

Ancak bağımsız medyanın oluşması kurguların üretilmesini ve tüketilmesini zorlaştırdı. Vietnam Savaşı birçok noktada başka savaşlardan daha kanlı veya yıkıcı veya anlamsız değildi. Tek farkı televizyon ile savaş gerçeği artık evlere kadar giriyor, resmi bilgileri yalanlayan veya zora sokan alternatif bilgiler toplumsal hipnozu bozuntuya uğratıyordu. Birçok kişinin savaşa karşı tutumlarını değiştiren, bombalamadan kaçan bir grup çocuğun fotoğrafı oldu. Fotoğrafın ortasında acı ve korku içinde çığlık atan, derisi yanmış, çıplak bir kız çocuğu duruyordu. Çocuk, Kim Phuc’tu. Sonra büyümüş, Birleşmiş Milletler adına savaş karşıtı konuşmalar yapmıştı. O fotoğraf cepheden gelen öteki tüm fotoğrafları susturuyor ve bir açıklama gerektiriyordu. Artık savaş yönetimi zorlaşmış ve daha sofistike olmaya zorlanmıştı.

Şimdilerde, daha doğrusu Çöl Fırtınası harekatından beri yepyeni bir strateji ile karşı karşıyayız: Savaş Erotizmi.

Biz 21’inci yüzyılda yaşayanların, ucuz retoriklere ve kahramanlık öykülerine inanması biraz zor. Savaşın ve diplomasinin üstün idealler uğrunda olduğu beyanlarına, 20’inci yüzyılın getirdiği bilgeliğin ürünü olan kuşkuculukla bakıyoruz. Bu yüzden eski metodlarla hipnoz altına girmemiz çok zor. Eğer bu, çağımızın pozitif bir getirisi ise, çağımızın lanetleri ile beraber gelmektedir. Eskiden sorun bilgi eksikliği ve kabalığı idiyse, bizim sorunumuz bilgi çokluğu ve estetiğidir.

Bir eğlence kurgusunda geliştirilen sansasyonalist haberler, görsel efektlerle süslendirilmiş kareler, getirdikleri haberden çok görsel başarıları ile dikkatimizi çekmektedir. Görsel kalabalık ve kelimelerin tonlamaları bizi sağırlaştırmakla kalmayıp erotizmleri ile baştan çıkarmakta ve heyecanlandırmaktadır. Irak savaşları boyunca izlenen savaş yönetimi işte bu laneti çok iyi kullanmayı başarmıştır. Savaş haberlerini engelleyemeceğini bilen hükümetler, sansasyonel görüntüleri sağlayarak bizi baştan çıkarmaya çalışmaktadırlar.

Ölüm makinaları, özellikle uçaklar ve uçak gemileri güzellikleri ve teknolojileri ile saygı ve sevgi uyandırmaktadırlar. Her haberde hangi tip uçakların ne tip gelişmiş bombalar kullandığı baştan çıkartıcı dillerle anlatılır. Ekranda yeşil veya gri bir uçak ekranında, füzenin tam hedefe nasıl isabet ettiği gösterilir. Bu süreç içinde bir bilgisayar oyunu izliyormuş gibi hisseder insan. Çekici üniformalar ve silahlar hem kadınlarda hem erkeklerde erotik hisler uyandırır. Böylelikle sanal çağda, savaş gerçeği sanallaştırılmış ve evcilleştirilmiş olur. Gerçekdışılığa çekilen yıkım herhangi bir ahlaki pürüz doğurmaz. Görsel orgazmlar görüntülerin altında yatan gerçeği arka plana iter. Bombanın yok ettiği yüzlerce yaşam fark edilmez olur. Hükümetlerin yapması gereken tek şey çok abartmadan uyuşturucu dozunu kontrol etmektir.

Ziya Meral

Modern Korkular: Sıradan ve Sıradışı Olmak!

‘Farklı’ olmak herhalde tarihte hiç bu kadar her düzeye has bir uğraş olmamıştı. Eskilerde somut ve değiştirmesi zor olan sosyo-ekonomik konumlar, ister sınıf ister kast olsun, farklı yaşamlar sürebilme lüksünü zenginlerle veya aristokratlarla sınırlıyordu. Yurtdışına seyahat edebilenler, yabancı dil bilenler, iyi eğitim alanlar azınlıktaydı veya sadece azınlıkta olan bir kitle bunlara istediğinde sahip olabiliyor ve onurlu bir seviyeye ulaşabiliyordu.

Modernleşme süreciyle birlikte üst kültür ile alt kültür arasındaki mesafe kısaldı. Artık birçok kişi, hayal olmayacak bir olasılıkla, operalara, oyunlara, müzikallere gidebiliyor. Artan maddi olanaklar, kazanç arttıkça değişebilen sınıflar ve sosyal tabakalar, kapitalizmin sınır tanımayan hırsı ile fiyatları düşürülen lüksler birçoğumuza eskiden kilitli olan kapıları açıyor.

Ancak bu açılım beraberinde bir kalpaklık getiriyor. Değişebilen konumlar hızla kazanılabildiği gibi aynı hızla kaybediledebilir. Kötü sonuçlanan bir iş antlaşması, ani bir işten çıkarılma, aristokrasi gibi uzun süre tutulabilecek güvencelerdense bizi daha çok kırılgan bir çerçeveye yerleştiriyor. Her an birisi olabileceğimiz gibi birisi olmamakla da karşı karşıyayız.

Çağımızın ürünü olan ilk büyük korku, bir anda hiçe dönüşmek korkusudur.

Popüler farklılık yarışının yüzeyselleğine kapılanlar hiçbir zaman bitmek tükenmek bilmeyecek bir yarışın içinde kendilerini bulurlar. Sürekli değişen moda, gözde yerler, yemekler, etkinlikler, güzellikler, teknolojiler ve inançlar sürekli yenilenme gerektirir. Farklılığını koruyabilmek sürekli değişebilmekten ve en ‘in’ olana sahip olmak veya olanı yapmaktan geçer. Dünün ‘cool’ olanı yarın muhtemelen olmayacaktır ve ‘cool’ kadın veya erkek olduğunu ispatlamak isteyenler buna ayak uydurmak ve dünü inkar etmek zorunda kalacak. Peki neden zaten kaygan olan kurguların peşinde bu kadar çok enerji harcıyoruz?

Çağımızın ürünü olan ikinci korku, bir anda sıradan olduğumuz gerçeğinin su üstüne çıkmasıdır.

Kurgulara uyan her şeye sahip olsak bile, bize en özel görünen lükslere bile, onları bizimle paylaşan milyonlarca insanla aynı tüketimi paylaşıyoruz. Kullandığımız kokular, arabalar, kaldığımız oteller, diplomalarımız, cep telefonlarımız her ne kadar Mehmet Efendi’ye kıyasla bizi farklı kılıyor gibi görünse de aslında aynı anda bizi sıradan kılmaktadırlar. Sıradan bir şekilde milyonlarca insanın normunda nefes alıyoruz çünkü. Acılarımız, işlerimiz, sevdiklerimiz ve hayallerimiz bile popüler şarkıların ve televizyon ayetlerinin ürünü. Milyarlarca insandan hiçbir farkımız yok; ne kullandıklarımızda, ne tükettiklerimizde, ne düşündüklerimizde ne de hissettiklerimizde.

Aslında çok azımız sıra dışı bir yaşam sürmekte, çoğunluğun sahip olmadığı, göremediği ve bilemediği şeyleri yaşamakta ve tecrübe etmekte. Ve aslında çok azımız ev-iş-yatak-tatil-ev-iş döngülerinin ve para-güç-statü koşuşturmacalarının sıradanlığının dışında yaşamaktadır. Çok azımızın ismi döngülerinin sonu olan toprak istirahatlerinde bile farklı olmaya ve anlam getirmeye devam edecek.

Eğer o farklı olanları fark etmek isterseniz, farklı gibi görünmeye çalışanlara bakmamayı öğrenmeniz gerekir. Çünkü insan ne kadar çok sıradansa o kadar çok farklı görünmeye uğraşacaktır. İnsan ne kadar az biliyorsa o kadar çok konuşup bildiğini göstermek isteyecektir. Gerçekten farklı olanların farklılıklarını ispatlamak gibi bir dürtüleri yoktur. Tam tersine onlar ait olabilmek ve kabul edilebilmek için mücadele verirler.

Çağımızın ürünü olan üçüncü korku, dışlanmaktır.

Ait olabilmek, ruhsal bir çapaya sahip olabilmek hızla değişen bu küresel konumda nevrozla aramızda duran son savunma hattıdır. Ait olabilmek her ne kadar sürekli değişmemizi, fikirlerimizden vazgeçmemizi, konuşmamamızı, kabul etmediğimiz doktrinleri kabul etmemizi ve sesimizi çıkarmamamızı gerektirse de bizi insan yapan ve kaostan kurturan en önemli öğelerden bir tanesidir. Bu yüzden televizyon yarışmalarının bizi yüzleştirdiği en büyük tehdit, kazanmadan veya bir sonraki tura kalmadan dışarı atılmak, yarış dışı bırakılmaktır.

Soru sormayan ve sürüklenen sıradanlık en azından uzunca bir süre kendimizi farklı olduğumuza ve yaşamımızın yaşamaya değer olduğuna inandırabilir. Soru soran ve saçmalıkların peşinde koşmak istemeyenlerimiz ise ya istemeden de olsa oyunu kurallarına göre oynayacak ve bir gün güvenle gerçekten kendileri olabilecekleri avuntusunu günlük mantraları haline getirecekler, ya da en büyük korkuları ile yüzleşip, ait olmamayı seçip kendileri olmayı seçecekler. Çok azımız aslında gerçekten kendimiz olmayı seçiyoruz.

Çünkü çağımızın en büyük korkusu oyun bozan olmak ve onunla suçlanmaktır!

Ziya Meral

Kan…

Hrant Dink’in öldürülmesinin üzerinden günler geçti. Ben hala kendimi hasta, kırılgan, öfkeli, bitkin ve kaybolmuş hissediyorum. Yerde yatan, ayakkabısı delik, kırılgan bir insan bedeni. Kan sızmış örtüden. Kan. ‘Zehir’ değil bu, kan. Hem ölümün, hem cesaretin, hem insanlığın, hem yaşamın simgesi, hem kinin ürünü, hem de kinin pisliğini temizleyecek masumiyetin panzehiri. Kelimesiz, görkemsiz, tantanasız ve sessiz. Bir o kadar anlam yüklü, görkemli ve kibirli ve çığırtkan. Öyle güçlü ki koyu kırmızılığında, yüzbinlercemize şifa verip bizi bütünleştiriyor. Ve öyle anlamlı ki yurtseverlik ve affetme ve isyan güzel Rakel’in dudaklarında.

Bir kere daha böyle hissetmiştim hatırlıyorum. Dışımdaki olaylara, duyduklarıma, gördüklerime bedenim tepki vermiş, hastalanmış ve sadece susup ağlayabilmiştim. Ermenistan ve Karabağ’a yaptığım bir seyahatte ilk kez Ağrı’nın öteki tarafında yaşayanları gerçekten görmüş ve ilk defa onlara kulak verebilmiştim. O zaman fark etmiştim tüm politik retoriklerin, her an ülkemizi bölmek, toprak almak istiyorlar temsillerinin gerçekle tutarsızlığını. İlk kez o zaman onların ‘güçlü lobilerini’ değil de, kırılmış yaşamlarını ve ağıtlarını görmüştüm. Hüngür hüngür ağlamıştım. Onlar kaybetmemişti sadece yaşadıkları yerleri, biz de onları ve onların bize getirdiği zenginliği kaybetmiştik. Ağlıyordum, çünkü nasıl derin önyargılardan, resmi öykülerden ve her iki taraftaki estetiksiz milliyetçilikten öteye geçebileceğimizi bilemiyordum.

Bazı ölümler vardır, yaşamları gibi hiçbir anlam ifade etmeyen. Bazı yaşamlar vardır, ölümleriyle daha da çoğalan, artan, taşan. Sevgili Hrant, işte senin de ölümün öyle. Derler ya ‘Kanı yerde kalmayacak!’, öç için. Senin kanın yerde kalmayacak diye bağırıyorum! Öç için değil ama. Senin kanın gerçeğin yolunu açacak, senin kanın şifa verecek, teşvik verecek, bizi bütünleştirecek. Yaşarken hep görmek istediğin gibi.

Ziya Meral

Geri dönmek bir sanattır!

Gitmek her zaman için en kolayıdır. Bilinmeyene koşmak cesaret gerektirir, biraz haddini bilmeme, biraz da abartılı güven… Ama olağandışı ve farklı olanın beklentisi baştan çıkarır yüreği kolayca.
Boş bir sayfayı doldurmak her zaman en kolayıdır; yeni yerlere gitmek, yeni şeyler öğrenmek, yeni insanlar tanımak…

Ama neden doldurulur ki boş sayfalar bir gün okunmayacaklarsa?

Neden gider ki insan, bir gün geri dönmeyecekse? Neden şovalyeler egzotik seferlere çıkarlar uzak topraklardaki ejderhaların peşinde, dönüp anlatabilmek için değilse?

Dolu olan sayfalara yeni şeyler katmak, geliştirmek zahmetlidir. Onları ifade etmek zordur. En zoru eski arkadaşlarla dost olmaktır.

Tüm zorluğun gitmekte olduğunu sananlar kaşifler değil, kaçaklardır. Asıl zorluğun öğrenmekte değil, öğretebilmekte ve anlatabilmekte olduğunu görenlerdir bilgeler, göremeyenler ise cahiller. Bu yüzden onlar için konuşmak hep çok kolaydır.

Gidenin arkasindan dua edilir, su dökülür. Sapasağlam dönmek en kolayıdır aslında, sapasağlam kalabilmek değil.

Çünkü her geri dönüş bir yabancılaşmadır. Ve alışık olduğu, daha doğrusu ait olduğunu hatırladığı yerlerde gerçekten yalnız kalır insan.

Öteki yerlerde yabancı görüldüğünden, yabancılığına anlam verebildiğinden ve geri döndüğünde ait olacağını sandığından, tam canevinden vurur anılarında kalmış olan alışılmışlıkta alışılmış olanı bulamamak veya artık alışılmış olamamak.

“Nedenini bilen her nasılsaya katlanır.” Uzak yerlerde yalnız kalmanın nedeni bellidir, nasılsası çok rahat olmayan bir otel yastığına bir geceliğine katlanmanın kolaylığı gibi geçiciliğiyle hafifleşir. Tanıdık yerlerdeki yalnızlığın ise nedenini görmek ve kabullenmek çok zordur. Bu yüzden de nasılsası bir Ankara akşamüstü kadar estetiksiz gelir.

Geri dönen sadece döndüğünde gitmekle ne kadar değiştiğini fark eder. Çünkü sadece başladığın noktaya kıyasla şimdi olduğun noktanın mesafesi açığa çıkar. Yani, bir insan ne kadar uzağa gittiğini uzaklarda değil de sadece yakınlarda anlayabilir.

Ama uzağın ne olduğunu bilmeyen yakınlardakine anlatılamaz aradaki mesafe. Yakınlardaki sadece yakını görür ve geri dönen de onun için sadece bir süreliğine yakınlarda görülmeyen bir yakındır. Yakınların dışı, içi bilinir.

Sığdığı kılıf, doldurduğu kutu önceden görülmüştür. Onun dışında kalan görünmez, anlam ifade etmez geri döneni karşılayana. “Peygamberler bile kendi evlerinde kabul görmezler.”

Marc Auge, gerçekten hatırlayabilmek için unutmak gerekir, der. Her hatırlanan şeyin kendi kurgularımızda hapsolmasını ve karşılaştığımızda o kurguyla anlaşılmasını engellemenin tek yolu budur.

İzmir’e yıllar ve yurtlar sonra dönmek isterse birisi, İzmir’e dair anılarını arkasında bırakmalı, şimdi olan İzmir’in kendisine ona yeniden İzmir’in ne olduğunu öğretmesine izin vermelidir. Yoksa geri geldiği İzmir değildir.

Tanıdık bir yüze geri bakmak isterse birisi, o yüze dair hatırladıklarını, yüzün girdiği kalıpları aklından çıkarıp atmalıdır ilk önce. Yoksa karşısında bulduğu figürü kendi kurgusu bir jelatin gibi sarar, heykele dönüştürür. Böylelikle konuşulan yüz, yüzün kendisi değil de yüze aktarılan hayalet olur.

Bu yüzden geri dönmek isteyen, hatırladıklarını unutmaya hazır olmalıdır ilk önce, gerçekten dönmek istiyorsa.

En acısı da, geri dönen, aslında geri dönmediğini, yeni geldiğini kabul etmelidir.

Tüm gidişler onu değiştirmiş, hiçbir zaman anlatamayacağı şeyler göstermiş ve zenginleştirmiştir. Bazıları anlatılabilir, dinlemek isteyenlerin dikkatleri dağılana ve geri dönenin yüzünü kendi jelatinleri ile sarana kadar.

Birçok şey anlatılamaz. Ve asıl önemli olanlar da o anlatılamayanlardır. Geri dönmek en çok susmaktır.

Yeni gelen dışarıdan yabancı gözükmez, yabancı statüsüne konmaz, ama en çok yabancı o kalır. Her giden, geri döndüğünde yabancı olacağını kabul etmek zorundadır.

Yani üstadım, geri dönmek gitmekten daha zordur. Hatırlamak-unutmak, kurgulamak-yıkmak, tanınmak-tanınmamak, alışık olmak ve hiç alışamamak arasında ip cambazlığı yapabilmektir.

Ziya Meral

İyi ki ‘başkaları’ var!

Bazen, özellikle yenilgiye, başarısızlığa uğradığım veya etrafımdaki herhangi bir sorun için bir şey yapmak, çözüm olmak istemediğim anlarda, ‘başkaları’ olduğu için derin bir minnettarlık duyuyorum. Çünkü etrafımda suçlayabileceğim veya üzerimden sorumluluk hissini alan başkaları var olduğu sürece, zayıflığımla, becerisizliğimle veya yapmam gereken doğru eylemlerin zorluğu ile yüzleşmek zorunda kalmıyorum.
İstediğim işe giremediysem, torpili olan başkaları benim yerimi aldığı içindir. Üniversite sınavını kazanamadıysam, sistemin bozukluğundan veya olanaksızlıktandır. Ve eğer ben gençliğimde hayal ettiğim ‘ben’i olamamışsam, inanın bu benim önümü kesen, bana izin vermeyenler yüzündendir. Yoksa ben çok farklı bir konumda olurdum bugün.

Televizyonu her açışımda, karşımda yıkım, ölüm, acı ve yokluk gördüğümde kızarım ve üzülürüm. Hatta, ağzımı bozarım. Sisteme, dünya güçlerine lanet yağdırırım. Sokakta, kışın soğuğunda yerde yatan bir dilenci gördüğümde içim acır. Bir yerde savaş çıkar, bu saçmalık, bu yıkım durdurulmalı diye gözlerim dolar. Evet, böyle gitmemeli bu dünya diye dua ederim. Çok iyi çözüm yolları gösterebilirim aslında bu sorunlar için. Küresel sorunları çok düşünmüşlüğüm vardır. Ama Allah razı olsun ki bu sorunlara çözüm olması gereken, bir şeyler yapması gereken başkaları vardır. Bana gerek yoktur, niye ben yapayım ki başkaları varken?

Benim bu sorunları fark etmemin bana ahlaki bir hüküm getirdiğini fark etmem. Her gördüğüm acı dolu kare, insan, haber benden ‘cık cık cık’ değil de yardım beklemektedir. O ağlayan resimler, aç insanlar benim ismini çağırır, başkalarınınkini değil. Çünkü her resmi gören ve getirdiği ahlâki sorumluluğu duyan benim. Ben ya bu çağrıya cevap veririm ya da cevap vermem. Başkalarının ne yapmadığının veya ne yaptığının benim kararımla bir ilişkisi yoktur. Başkalarının değil, bizzat benim, bu dünyada yaşayan bir birey olarak bu dünyaya sorumluluklarım vardır. Ama ben sorumluluk istemem ve üstlenmem, çünkü bu benden ödün bekler. Kendimi ön plana çıkarmaktan, kendi çıkarlarımı korumaktan alıkoyar beni. Ve ben buna katlanamam.

İşte bu yüzden çözüm olmanın zorluğunu yüklenebilecek başkalarının varlığına yürekten minnettarım. Bir şey yapmıyor olduğumun getirdiği suçluluk duygusundan ve aslında çözüm aramak yerine sessizliğimle, bir şey yapmamamla sorunun bir parçası veya devamı olduğum gerçeğinden onları suçlayarak kurtulabilirim. Hatta onları suçlarken gözlerim dolduğunda, narsis bir hassasiyetle, üstün değerlere sahip olduğumu sanar ve kendimle gurur bile duyarım. Yani siz benim kızdığıma bakmayın, aslında Amerika’nın varlığından ben çok memnunum. Onlar olmasa, her zaman suçlu olan ve her sorunu çözmek için risk alması gereken veya ahlâki hüküm altında olan birilerini ben nerede bulabilirdim?

Benim yaşamım boyunca milyonlarca insan o ya da bu sebepten dolayı öldürüldü, milyarlarcası aç kaldı. Milyonlarcası zayıf olduklarından, kimse onlar için konuşmadığından dolayı sömürüldü, işkence gördü. Binlerce hektar orman yok oldu. Yüzlerce hayvan türü tarihe karıştı, mercan resifleri kayboldu. Her birkaç saniyede bir, aç bir çocuk, bir yerlerde öldü. Tabii ki her soruna koşamaz, her yaraya şifa olamazdım. Ama, ben hiçbir şey yapmadım.

Hepimizin artık realpolitik uzmanları olduğu ve her politik sorunu alacaklarımız veya kaybedeceklerimizle bağlantılı olarak algılayıp bizden başka herkesin kendi milli çıkarları dışında ahlâki davranmaları gerektiğine inandığımız bu tutarsız çağda, ‘ben’ ve ‘biz’ arasında çok da derin bir ayrım yok aslında.

Başkalarının var oluşunun dayanılmaz hafifliği kendisini her zaman Afrika ve Ortadoğu politikalarında real olarak göstermiştir. Gelişmenin, hem negatif hem de pozitif anlamda barışın önündeki tek engel her zaman başkalarıdır. Yardım yapması, çözüm getirmesi, riske girmesi gerekenler hiçbir zaman biz değil ötekilerdir. Her ne kadar Ortadoğu ve Afrika’da muhteşem zenginliğe, kaynaklara ve olanaklara sahip ülkeler, gruplar ve kişiler bolca bulunsa da, birbirlerinin, hatta kendi içlerindekilerin yardımına en son koşan veya hiç bulaşmayan her zaman yine kendileri olmuş ve tüm bu süreç içerisinde de başkalarının bir şey yapması gerektiğini en çok onlar vaaz etmişlerdir.

Bugün haklı bir şekilde Birleşmiş Milletler üyesi ve böylece küresel sorumluluğa sahip bir ülke olarak, hepimizin derinden üzüldüğü sınırımızdaki bir acıya nasıl tepki vereceğimizi veya vermeyeceğimizi tartışıyoruz. Ancak, yapılan tartışmaların büyük bir çoğunluğunda kullanılan retoriklerin yüzeyselliğinde kimin vatanını en çok sevdiği veya uzun dönem çıkarını düşündüğü akrobasilerine başvurulurken, unutulan şey başkalarının değil, bizlerin sahip olduğu ahlâki sorumluluklardır. Biçimi, sınırları her ne olursa olsun, kendi menfaatlerimiz dışında çok daha temel bir sebepten, yanıbaşımızda acı çeken insanlarla aynı kırılganlığı paylaştığımız ve bir şeyler yapabilecek konumda olduğumuzdan dolayı, sadece politik değil, ahlâki bir kararla karşı karşıyayız.

Ziya Meral